Cumartesi, Ağustos 27, 2008 · Kategori: Yazilarim
Yine bir Bayram geldi…
Birbirimizi tanısak da tanımasak da paylaşır olduk bizi bizle…
Artık öyle bir hale geldi ki paylaşımlarımız; sanki bu paylaşımları yapmazsak bir yerlerde bir şeyler eksik kalıyormuş gibi geliyor ya da ben öyle düşünüyorum.
Senelerdir derim hep:
‘’Tek günlük kutlama ya da hatırlanışları sevmem ve hatta prim de vermem’’ diye ama her ne kadar çok sevmesem de biliyorum ki tek gün dahi olsa hatırlanmak ve kutlanmak yine de hoş bir şey.
Geçen Bayramdan bu yana köprülerimizin altından ne sular geçti… Aylara günlere neler kattık… Hayatımızdan kimler geldi geçti… Acı, tatlı neler yaşandı… Bunlar ne ilk ne de son tıpkı bu Bayramın da ne ilk ne de son olduğu gibi.
Hayatımız devam ettiği müddetçe daha nice bayramlar yaşayacağız kimbilir…
Hani derler ya:
Hayata bir çocuğun gözleri ile bakın…
Ben de bu bayram için diyorum ki;
Hayata ve Allah’ ın bize bahşettiği her şeye sadece bir çocuğun gözleri ile bakmakla kalmayıp onun yüreği ile sevin, kutsayın.
Çocuk yüreği karşılıksız sever.
Çocuk yüreği en az güzel Allah’ım kadar bağışlayıcıdır.
Çocuk yüreği sizin için her daim çarpacak olan yegane yüreklerdendir tıpkı ana baba yüreği gibi…
Kocaman insanlara çocuk gibi bakın, sevin demek pek de usule uygun değil ama düşünsenize tıpkı çocukluk dönemlerinizde olduğu gibi içinde bulunduğunuz koşullar ne olursa olsun hep gülüyor olmanız, masum ve beklentisiz arkadaşlık ve paylaşımlarınızın olması ne kadar hoş… Günümüz koşullarında hele de ihtiras, ego ve paranın son hızla belirgin bir hakimiyet kurmaya başladığı yaşam süreçlerinde böylesine saf ve doğal olabilmek oldukça ütopik bir olgu ama ben şiddetle tavsiye ediyorum.
Ben denedim…Şahane…
Bu Bayram hemen hemen herkes gibi sizlere hayırlar, uğurlar dilemek ya da küçükleri sevip büyükleri saymak hususunda göndermeler yapmayacağım zaten bunlar insan olan için olmazsa olmazlardandır… Ama bakınız ne dedim: İnsan olan için…
İnsan olmak….
Saygısızlık etmediğime ve yanlış anlaşılmayacağıma inanarak gayet içten bir şekilde dile getirmek istiyorum düşüncelerimi:
Bu Bayram ben de dahil olmak üzere herkes için iyi bir insan olma, insan gibi yaşayıp, insan gibi davranma ve hatta iyi insan yetiştirme hususunda bir kez daha düşünüp sıkı bir adım atmayı öneriyor ve herkesin bunu başarmasını diliyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki; ‘’Yahu biz insan değil miyiz? Sen ne demek istiyorsun?’’
Ama bakınız;
Hala üzülüyorsak,
Hala için için akıyorsa gözyaşlarımız,
Hala tüylerimizi ürperten haberlerle dolup taşıyorsa ekranlarımız, gazetelerimiz,
Hala gelecek bizim için pembe bulutlardan çok endişe ve soru işaretleri ile dolu ise,
Hala çocuklar ve yaşlılar ve hatta yersiz yurtsuz kalmış her yaş grubundakiler için mevcut bakımevleri dolup dolup taşıyor ve hatta birçoğu böyle bir yere bile adım atma şansına sahip olamıyorsa,
Hala işlevsel olarak bedenlerinde doğuştan ya da sonradan sorunu olan kişilere engelli deniyorsa,
Hala Allah’ ın özene bezene yarattığı canın, bedenin kıymetini bilemiyorsak ve hatta can acıtma ve can alma hususunda üşenmiyorsak,
Hala insanlar vatan millet adına ‘’ Ben vatanseverim’’ deyip aynı vatan üzerinde yaşayan diğer kişilerin kul hakkını yemekten kendilerini alamıyorlarsa,
Hala aklınıza gelecek her türlü ortamda kalabalığın içinden ayrılanın arkasından en az beş kişi dedikodu yapıyorsa,
Hala yılanların kendilerine dokunmaması için dualar edip bin yıl yaşama hevesinde olanlar var ise,
Hala kurumuş tuzları ıslanacak diye köşe bucak kaçanlar tok karınları ile açların halinden anlamamakta ısrar ediyorsa,
Hala yatak döşek yatan akrabalarının yanında ya da ne yazık ki mezarları başında miras kavgası yapanlar var ise,
Hala sınırsızca bizlere sunulan alemin değerlerinden neyi, nasıl ve kiminle paylaşamadığımızı bilemeden HEP BEN… HEP BANA… diye haykırılıyorsa
Hala…
Hala…
Hala…
Aslında yazmaya devam etsek yetmeyecektir sayfalar…
Ha diyeceksiniz ki; ‘’Abarttın… Bu kadar da değil…’’
‘’Bu kadar da vahim bir olumsuzluk var ise yaşadığımız alemde eee o zaman külliyen karaları bağlayıp ağlayalım.’’
Ama o zaman ben de diyeceğim ki; doğru…
İyi insanlar da var tabi ki ve ben bunu yazımın başında; özellikle dile getirdim.
Ama olmuyor be güzeller… İyi insanlar bizler uyurken uzaklara gitmişler sanki…
Ve bir şekilde kalan sağlar bizimdir demekten vazgeçip uçan kaçan sağları da tekrar bir araya getirmek gerek diye düşünüyorum nacizane…
Eğer emsalleri var ise neden herkes böyle iyi niyetli ve doğal olmasın ki?
İyi niyetin, saygının ve sevginin alabildiğine hakim olduğu bir dünya nasıl yaşanılası bir cennet olacaktır düşünebiliyor musunuz?
Yüreğimizdeki cennete açılan kapının anahtarı sadece bizlerde saklı.
Onu herhangi birinin bulup bize sunması mümkün değil.
Dolayısı ile içimizdeki cennet bahçesinin anahtarını bir an evvel ve hatta mümkünse bu bayram tatilinde bulup yüreğimizdeki tüm sevgiyi yaşadığımız aleme yayma dileği ile
Bu bayramda:
Sevgi Işığınız
Melekler Kılavuzunuz olsun diyorum.
Her zamanki gibi büyüklerimin ellerinden,
Küçüklerimin yanaklarından saygı ve sevgi ile kocaman öperim…
Şebnem Sürereker
Pazar, Eylül 21, 2007 · Kategori: Yazilarim
Hiç kimsenin, bir konuda rekabetin çok olduğunu söylemesine izin vermeyin.
Yeterince çok çalışmayanları veya sizin kadar iyi olmayanları çıkarttığınızda rekabet çok ciddi bir ölçüde küçülür.
Maggie Mason
Hani geçen yazılarımda demiştim ya kriz dönemleri, sosyo -ekonomik veya politik süreçler ve bunların doğrultusunda gündeme gelen ve zaman zaman da bizlerin gündeme getirdiği sancılı süreçler, rekabet piyasaları...
Uzuyor gidiyor bize göre işlerimizi baltaladığını düşündüğümüz sebepler ve belki de bahaneler listesi…
Marka dedik…
Rekabet dedik…
Reklam dedik…
Ve hatta eller aya biz yaya dedik…
Ama yine de bu işin tam yolunu bulamadık sanırım…
Yukarıda sizlere alıntı olarak sunduğum söylemde de belirtildiği gibi marka olmak ve hatta fark yaratmak için bugüne dek gündeme getirmeye çalıştığım teorik ya da teknik kuralların yanı sıra belki de:
- Gerçekten çok ama çok çalışmak,
- Normal standartların belki de biraz dışına çıkıp meydan okumak
- Ve bunların devamlılığı konusunda da azimli olmak gerekiyor; birçokları size çılgın gözü ile baksa da…
Demeyi unuttum…
Teorik ve teknik paylaşımlar hele de günümüz internet ortamında tüm aradıklarımız bizler için sınırsızca hem de bir tık kadar yakınımızda…
Ama acaba gerçekten bu hazineyi kullanmayı ve paylaşmayı biliyor muyuz?
Yoksa sadece okuyor muyuz?
Okumak var…
Okuduğunu anlamak var…
Bir de en önemlisi okuduğunun gerçekten ne demek istediğini doğru algılayıp hayata uygulamak var…
Markadan nerelere geldik değil mi?
Ama öyle…
Tüm bunların hepsi büyük resmin bir parçası; biri eksik oldu mu ortadan ikiye çatlasanız hala durup sorarsınız kendinize ‘’Neden ürünümü satamıyorum?’’ diye…
Hiçbir uzmana ya da gerçekliği ve doğruluğu ispatlanmış bilgiye saygısızlık etmek istemem ama durup durup derim: ‘’Aklın yolu birdir’’ diye…
Bütün bunları yazarken yine belirtmek isterim ki; kimseyi iğnelemek ya da kimsenin gözüne parmak sokmak değildir niyetim lakin görünen köy kılavuz istemez.
Bayram mesajımda sosyo-kültürel anlamda dile getirdiğim sorunlar ya da nacizane öneriler bence aynen ekonomik hayatımız için de geçerlidir.
Ekonomik anlamda da Ben den Biz e geçilmedikçe ülkesel istikrar ve gelişmenin sağlanması oldukça zor.
Ekonomik dar boğazlarımız ve diğer koşullarımız ne olursa olsun:
- Yatırım maliyetlerimizi gözden geçirir iken kurumsal tanıtım ve reklam maliyetlerini kısmakta ısrar edersek,
- Üretim, pazarlama ve satış ile ilgili olarak özellikle az personel ile çok iş ve dolayısı ile maksimum performans beklentisi içinde isek,
- Yeni pazarlara açılmak ve bu hususta radikal kararlar vermek ile ilgili içinde bulunduğumuz çemberin dışına çıkmak bizi hala korkutuyor ve hatta zaman zaman bunu gereksiz buluyor; ‘’Dertsiz aşım pişmiş aşım’’ diyorsak,
- İşbirliği ile ilgili faaliyetlerimizde bal tutan parmağını yalar diyorsak,
- Girişim ve projelerimizde armutların biz hiç yorulmadan ağzımıza düşmesini ve hatta uygun eller ile biz hiçbir efor sarf etmeden bize yedirilmesini bekliyor isek,
- Bilgi ile enerjinin paylaşılmak ve birlikte büyümek için var olduğunu görmezden gelip tek başına tüm pastayı mideye indirmek arzusunda isek,
- Para ve ego denen çağımızın iki büyük mistik enerjisi ile sarhoş olup ‘’Para isteme benden soğurum senden’’ en favori deyişimiz haline geldi ise;
- Duygusal zeka ve empatinin her ne kadar sosyolojik olgular olsa da iş hayatında da olmazsa olmazlardan olduğunu bir türlü kabul edemiyor ya da algılayamıyorsak,
- Dürüstlük adına vaazlar verip ve hatta hiç hırsızlık yapmadım deyip; en yakın arkadaşımızın ya da bize tüm iyi niyeti ile zihninin dehlizlerini açanların zamanını veya en dehşeti entelektüel sermayesini çalmakta bir mahsur görmüyorsak,
- İş ve maddi anlamdaki sorunlardan dem vurup ve öte bir yandan da vatan millet nidaları savururken her hece barda gönlüm hovarda misali yaşabiliyorsak,
- Nicelik adına nitelikleri göz ardı edebiliyorsak,
- Var olmak adına yok edebiliyorsak,
- Yaratmak adına yıkabiliyorsak….
Bunlara benzer benzetmelere ve aslında birçoğumuzun da gün içinde birbiri ile dertleşirken gündeme getirdiği konulara örnekler vermeye devam ederim ama o zaman da korkarım çok neşter atmış olurum konuya…
Üstelik de alıştınız Şebnem ne yapar ne eder motive edici yazılar yazar ama durum budur bence ve bu tarz yaklaşımlar var olduğu müddetçe sadece bu duruşu sergileyenler değil bir şekilde bu tip kişi ve kurumlara bağlantılı olanların da ekonomik ve hatta sosyal anlamda gelişip büyümesi de mümkün olmayacaktır.
Hayallerimiz ve konu ne olursa olsun hedeflerimiz var olan gerçeklerle var olması arzulanan ya da gereken gerçekler arasındaki köprülere benzer. Bunu birçok yazımda defalarca dile getirmişimdir. Ve hiç birimiz aslında bu köprüde tek başımıza değiliz. Belki yola yalnız çıkıyoruz fakat şu da bir gerçektir ki; attığımız her adımda çantamıza acı tatlı üç beş deneyim, kavram, olgu, kural, süreç ve benzerlerini eklemenin yanı sıra bu yolda yoldaşlar da katılıyor bize istesek de istemesek de…
Dolayısı ile zaman içinde bireyselden toplumsala kadar varan karar ve netice mekanizmaları da gündeme gelmeye başlıyor. Öyle anlar geliyor ki dönsen bir türlü dönmesen bir türlü… İleri gitsen bir türlü gitmesen bir türlü…
Yukarıda affınıza sığınarak biraz keskin bir dilde dile getirdiğim duruşlar var olduğu müddetçe ‘’Bir ileri iki geri bırakmam bu yeri’’ der otururuz oturduğumuz yerde…
Halbuki bizler bu dünyaya;
Bize bahşedilmiş olan yetenek ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirmek,
Yıkıcı değil yapıcı olmak,
Tüketici değil üretken olmak,
Arkamızdan gelen nesillere yön verecek mesajlar ya da eserler bırakmak,
Var olmanın hakkını vermek için geldik.
Hepimizin bir şekilde gerek kendimiz ve gerekse hayatlarının yörüngesinden içeri girdiğimiz bireylerin hayatları ile ilgili vazifeleri var…
Dolayısı ile sözlerime daha fazla uzatmadan Alfred D. Souza’ nın bir söylemi ile nihayet vermek istiyorum:
"Uzun zamandan beridir hayatın gerçek hayatın başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, halâ hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı."
Bir düşünün bakalım; konu ne olursa olsun acaba sorunu başka yerlerde arayıp dururken verdiğimiz yanlış kararlar ile kendi kendimize çelme atıyor olmayalım yanlışlıkla?
Saygılarımla
Şebnem Sürereker